BAĞNAZLIK KOŞUYOR VE GAYET FİT

Ey insanlık, gençlik; bağnazlık, evet dünyanın en yaşlı ve kötü kavramlarından biri ama gayet fit. Koşmaya devam ediyor. Gaflete kapıldığın bir anda duruyor sana diyeceğini, yapacağını yapıyor ve yoluna devam ediyor. Ona yaşlı ve ölmek üzere olduğunu, gücünün eskisi gibi asla olmayacağını söylemeliyiz. Hey gençler, iletişim çağının önyargısız evlatları, öyle değli mi? Bağnazlığın sizin aranızda yeri yok..! 19 Eylül 2017

Size birşey anlatacağım. Hele bir toplanın.

Darbeye kafa tutmuş, zorbanın elinden kaçmış bir gazeteci olarak buralardayım.

Yani hiç aklıma yıllar evvelinde ve Türkiye’de bıraktığım birşeyi yaşayacağım gelmezdi.

Demokrasinin kucağında ve geçmiş hataları için ağıt yakan, her daim özür halinde olan bir ülkede, insanların arasında bunu yaşayacağımı düşünmemiştim.

O yüzden gafil avlandım.

Gafil avlandığımı da ikinci seferinde anladım.

Kurban Bayramının üçüncü günü…

Arkadaşımın evinin önündeyim, diğer arkadaşımın gelmesini bekliyorum.

Hava çok güzel, önümdeki ağaçların yapraklarının rüzgarla dansını izliyorum.

Yaşlı bir Alman sabah koşusunu yapıyor.

Beni geçtikten bir süre sonra durdu, arkasını döndü, bana doğru yaklaştı ve birşeyler dedi.

Duymadım önce, döndüm selam verdim.

Halooooo… Kelimenin sonundaki “o” larım öyle havada asılı kaldı. Çünkü dediğini duydum ve anladım.

Evet Almanca anlıyorum artık.

Heyecanlandım önce.

Ama bize sevinçler bile az ve acı…

Adam resmen bana Almanya’ya entegre ol diyor. Söylediği cümleyi İngilizce de düşündüm.

Almanca’yı ingilizce üzerinde anlıyorum çünkü.

Neyse sonra eliyle başında örtü varmış da çıkartıp atıyormuş gibi işaret de ederek başörtünü çıkar dedi.

Bu ne cüret!

İşte orada tüylerim diken diken oldu.

Karşımda 1998 yılının cehapeli, ergenekoncu, 28 şubatçı, ceberrut amcalarından biri vardı.

Evet tipi benziyordu da.

Ya da benzetmek istedim.

Naaaayn! Du schprechen nicht das! Gehen, bitte! Tschüsssssss! (Almanca da saçmalayabiliyorum, görüyorsunuz, geriliyorum, yay gibi…)

“Burada da mı beni bulacaktınız! Git başımdan” deyip, o konuşurken sırtımı döndüm.

O sırada doktor arkadaşım geldi.

Ve o da başörtülüydü.

Bu ne diyor böyle derken….

Adam yılda bilmem ne kadar vergi verdiğini ve bizim burada kalacaksak entgere olmamız gerektiğini, başörtümüzü çıkarmamız gerektiğini filan söylüyordu ki, arkadaşımın oğlu ki kendisi 4 aydır dil öğreniyordu ve Almanca olarak “Bu senin problemin değil.” dedi.

Yersiz öfkesini ve kendisini dikkate almadığımızı farkeden adam yoluna döndü ve gitti.

Ödediği vergilerin bizle ne alakası var ki!

Ev sahibi arkadaşım geldiğinde adamın ödediği vergilerden bahsedince, “Atalarının Anadolu’dan, Ortadoğu’dan çaldıklarına saysın” dedi, çok sertti ama güldük.

O öyle söylediğinde aklıma geldi ve adama demediğime pişman oldum “Du ist Hitler!”

Bir Almana yapılabilecek en büyük hakaret.

Yolda gördüğü bir kadının hayatına müdahale etme cüreti bulan adama da bu denir zaten.

Herkes bu vakayı unuttu geçti ama benim yaralarım vardı.

Gocundum.

Ameliyat yerlerim sızladı.

Ama dikişlerin atmasına sebep olan dün yaşadığımdı.

Aslında öyle bir etkiye sebebiyet verecek kadar büyük bir olay değil ama işte yaram vardı ve gocunuyordum.

Üniversite, iş hayatım hep bu zihniyetlerle mücadele etmekle geçtiği için.

Çift tarafılıydı çünkü biri seküler bağnazlar, dinde başörtüsü yoktur, modern dünyaya yakışmıyor, sen bilmezsin söylemleri, diğeri başörtünle evde otur, öyle giyilmez, böyle gezilmez diyen dindar bağnazlar!

Bunun bir başka boyutu daha var kadın olmak.

Mesela meslekte adım Gökhan olsaydı durum başka olurdu.

Neyse derin mevzular herkesin bu konuda epey bir hatırası, bilgisi, kanaati vardır.

Ben bağnaz ya da önyargılı Almanlara geçeyim.

Dün iş görüşmesi gibi birşey için devlet dairesine gittim.

Memurun karşısında başörtülü bir Türk var.

Eğitimin, mesleki birikimin için hiç muamelesi yaptığı yetmiyormuş gibi…

Bir de Türkiye’nin hali hazırdaki cumhurbaşkanına atıf yapıp, tavrına sebep olarak onu göstermesin mi?

Sana ne bundan, bana ne bundan!

Aklıma 15 yıllık ehliyetimi, 7 kez gittiğim trafikbilmemneşayndigung kurumundan onaylatamamam geldi.

Arkadaşlarımla 6 kez beraber gitmiştik ve belgeleri her seferinde bir bahaneyle almamışlardı. Yedinci seferdi, ayrı randevu aldık.

Onların belgeleri bu sefer kabul edildi.

Ardından ben gittim aynı belgeler ama benimki kabul edilmedi.

Üstelik dalavere yaptığımız kanaatine kapıldığını söyledi, memurun tavrından rahatsız olduğumuz için yanına çıktığımız müdür.

Bu bir ırkçılık ve kötü muamele.

Ve bu tavırlara Türkiye’de zaten maruz kalmış biri olarak burada da…

O üç noktanın devamını getirmeyeceğim yıldım ve yoruldum, siz de biliyorsunuz zaten.

Birkaç gün önce Ruhr Müseum’da “Ruhr’da dini çeşitlilik” konulu bir sergiye gitmiştim ve sergide bulunduğum bölgede şimdiki insanlara saçma gelecek bir nedenden dolayı Avrupa nüfusunun üçte birinin öldüğü savaş yaşandığını anlatılıyordu.

Kilisedeki ayinde ekmekle birlikte şarap verilmeli diyenlerle verilmemeli diyenler arasındaki bir savaştı.

Az kalsın Avrupa da insan kalmayacakmış bu tartışmadan dolayı.

Sonra zaten Aydınlanma hareketi başlamış.

Yani dini bağnazlığa karşı dini toptan reddetmiş toplum.

Orada da aşırıya gidilip bu sefer aydınlanmacı bağnazlık yaşanmış ki…

Örneği Türkiye’deki Ergenekoncu laikler.

Bir de buradaki o koşan bağnaz adam ve karşılaştığım memurlar.

Gerçi Helmut ile Ursula gibi insanlıkta abideleşmiş Almanlar da var.

Ki onlar Hitler zulmünün mağdurlarıydı.

Ursula, 72 yaşında ve üniversite öğrencisi çünkü Hitler Almanyasındakiler onun üniversiteye gitmesini engellemişler.

Yahudi değillerdi ama babası Hitleri desteklemiyor diye mallarına el koymuşlar, yaşam haklarını ellerinden almışlar.

Ursula kaçabildiği için hayatta.

Babasının mallarını iade etmişler, itibarını ve okuma hakkını da.

Tanıştığımda, “Tüm maddi kayıplarını geri verecekler, (İtiraf edeyim 72 yaşında gelse ne olur ki diye düşünmüştüm o sıra), hiçbir zaman geçmeyecek acı ama alışacaksınız.* demişti.

Geçmiyormuş Ursula, hep aynı yerden yaralıyorlarmış.

Neticede bağnazlığın dini ırkı ve çağı yokmuş.

Grip gibi.

Soteye yatıyor, bağışıklık azıcık düşünce ortaya çıkıyor, çaresine bakmayınca artıyor ve sonra yayılıyor.

Salgın halini alıyor.

Saramigo’nun beyaz körlüğü gibi.

(Okumadıysanız hemen okuyun, Körlük, filmi de çekilmişti)

Bağnazlık salgınının önü alınmazsa ölümcül sonuçları oluyor.

Bağışıklık sistemini güçlü tutmak gerekiyor.

Ve de aşı kampanyaları düzenlemek gerek.

Mesela Yahudi soykırımı, din savaşları, 28 şubat saçmalığı, darbe dönemleri, 6=7 eylül olayları, istiklal mahkemeleri… listeyi Türk ve Dünya tarihinden hatta kişisel hayatımızdan örneklerle uzatmak mümkün.    

O koşan ve gayet fit olan yaşlı adam bağnazlığın simgesi bence.   

Ve ey insanlık, gençlik, bağnazlık evet dünyanın en yaşlı ve kötü kavramlarından biri ama gayet fit.

Koşmaya devam ediyor.

Gaflete kapıldığın bir anda duruyor sana diyeceğini, yapacağını yapıyor ve yoluna devam ediyor.

Ona yaşlı ve ölmek üzere olduğunu, gücünün eskisi gibi asla olmayacağını söylemeliyiz.

Hey gençler, iletişim çağının önyargısız evlatları, öyle değli mi?

Bağnazlığın sizin aranızda yeri yok..!

Bu yazı 2017, dosya haber, GÜLİZAR BAKİ, HABERLERİM kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.